13 Ocak 2011 Perşembe

Çalışma Hayatına Dönüş

Hayat bazen sahiden çok komik olabiliyor. Örneğin tam artık iş hayatına dönsem mi diye düşünüp, bu yolda adımlar atarken son çalıştığım ofiste bana kan kusturan yöneticimin "istifa" ettiğini öğrenmem beni epeyi güldürdü. Belli mi olur belki o hanım da yaşadığı baskılara dayanamamıştır - ha ha ha! Eden bulur gerçekten de! Neyse başkalarının acılarına sevinmek bana yakışmaz diyorum ve hooop yeni kariyerimin sağlam ve sıkıcı temellerini bu akşam itibariyle atıyorum. Bir arkadaşımın evvelsi akşam benim gibi sonradan ev hanımı olan bir diğer arkadaşıma ve bana önerdiği üzere "seramik yapmak" içimden gelmediği için ve belki şu saatten sonra yeni birşeylere kalkışmak büzük istediği için ben yine özüme dönüp danışmanlık yapmaya karar verdim. Hoş seçtiğim alan bu blogda anlatılmayacak kadar sıkıcı ama müşteriler bankalar, ilaç firmaları, hastaneler, savunma sanayii filan olunca ister istemez stresten yürekler hop hop edecektir! Şimdi benim bu işe başlayabilmem için İngilizlerin icat ettiği sömürge sisteminin bugüne yansıması olan bir takım lisans eğitimlerini ve sertifikalarını tamamlamam, İsrail'de 5 gün eğitim almam filan gerekiyor. Yok yok Mossad filan olmayacağım, ama komik sahiden de. İsrail demişken, belki de gidemeyeceğim zira konsolos grevde. Maalesef haham başı bile benim pasaportuma ufacık bir imza çakmaya ikna edemedi. Vay bana vaylar bana, ve Kudüs yolları taştan diyorum!

5 Aralık 2010 Pazar

Her Ev Hanımı Anne Potansiyel Bir Melektir

Çocuklu ev hanımlığı kolaydır, zordur, tartışılır. Ancak çalışarak para kazanmanın yüceltildiği çevrelerde para kazanmıyor olmak insanda değersizlik hissi uyandırabilir. Feminizmden hiç bahsetmeyelim, özellikle de eğitimli ve daha önceden çalışıyor olan bir insansanız ev hanımı olmanız kadınlara ihanetle eş değer tutulur. Ama anneliği "kutsal" gören çevrelerde ev hanımı anneler neredeyse melek mertebesindedirler.

Belki öyledir, belki değildir ama iki hususta ev hanımı anneler melek özelliğini gerçekten taşıyor. İlki bebeklerin en sık gördükleri iki varlık var; gözleri açıkken anneleri, ve (İslam'da söylendiğine göre) uykularında gülümserlerken melekler... İkinci benzerlik ise ev hanımı annelerin bebeklerini varlıklarının sebebi haline getirme yolunda  kendi nefslerini ve iradelerini sıfırlama gayretlerinin doğal bir neticesi olan cinsel isteksizlikleri (meleklerin zaten cinsiyeti yok değil mi?). Pek çok bebeği olan ev hanımı anne bırakın kocalarını, Brad Pitt'i teklif etseniz bile sevişmek istemiyorlar çünkü kendileri için birşey istemeye istemeye, bir arzu nesnesi olmayı ve arzulamayı unutuyorlar. Belki tüm gün bebek koklayıp öpmekten alınan yoğun haz ve verilen sevgiden sonra ne verecek sevgi ne de alıncak hazza yer kalıyor da denebilir. Kaldı ki tüm ve tam gün yoğun fiziksel mesai anlamına gelen ev hanımı annelik gerçekten yorucu ve her fırsatta uyumak istemek sahiden de normaldir.

Depresyon mu, ondan hiç bahsetmeyelim. Melek olmanın depresif birşey olabileceği ilk olarak aklıma Wings of Desire filmini seyrederken gelmişti, şimdi düşünüyorum da sevgili Wim Wenders keşke ev hanımı anneler üzerine de bir film yapsaydı, o güzel serisi tamamlanırdı.

Çaresi var, çalışsın o zaman anneler demeyelim, biliyoruz ki 6 ay emzirin diye bas bas bağırılıp sadece 4 ay (o da bazen) işe dönme garantisiyle çalışılan bir ülkede çalışan anne olmak hiç mi hiç kolay değil!

Keşke dünyanın düzeni değişse de çalışsın çalışmasın tüm anneler çocuklarının tüm ihtiyaçlarını kendilerini yoketmeden karşılayabilseler!

Tüm meleklere selam ve sevgilerimle!

30 Kasım 2010 Salı

Erkekler Beceriksizler Mi?

Sevgili erkekler, kadınların pek çoğu maalesef sizlerin hadi kırılmayın diye "çoğunuzun" kendisinden daha beceriksiz olduğunu düşünüyor. "Eeeee biliyoruz" diyenler vardır muhakkak ama sanırım Türkiye'de erkeklerin çoğu daha becerikli olduklarına inanıyor. Ve sanırım erkeklere mahsus bu kendini dev aynasında görme hali, bu kendini bilmezlik, bu fütursuzluk memleket olarak yaşadığımız sorunların en büyüğü.

Sevgili erkekler, isterseniz aya giden ilk siz olun ya da açık kalp ameliyatı yapan müthiş bir hekim olun ya da müthiş skorer bir basketbolcu - farketmez, yine de siz bir kadının gözünde beceriksiz birisiniz. Örnek veriyorum: Bugüne bugün değme yiğitlerin elinden insan hakları savurucusu pardon savunucusu ödülü almış, her kesimden destekçileri sayesinde kalabalık ailesini kalkındırmış, hem yemiş hem yedirmiş örnek insan olan başbakanımıza sevgili refikası sabahları baktığında ne düşünüyor biliyor musunuz? Bak yine atletini ters giymiş, offf off bu adam ben olmasam evden nasıl çıkardı acaba? "Taaaaa....., gene fanilanı ters giymişsiiinnn!"

Acıklı olan ne biliyor musunuz? Kadınlar gerçekten de haklılar. Durex'in yaptığı araştırmaya göre - ki daha önce yapılan araştırmada da böyleymiş - en çok aldatan ülkede yaşıyormuşuz. ..... becermeyi beceriklilik zanneden kesim ülkenin nüfusunun yarısı olunca medeniyet yolunda bir arpa boyu yol alamamak olsa olsa normal olur değil mi?

Not: Bu arada en çok aldatan ülke olduğumuz palavrasına da inanmıyorum, zavallı erkeklerin uydurması - işte hepsi bu!

23 Kasım 2010 Salı

Motherhood After Bowlby - But Can We Satisfy Our Children?

John Bowlby (26 February 1907–2 September 1990) was a British psychologist, psychiatrist and psychoanalyst. Bowlby was born in London to an upper-middle-class family. He was the fourth of six children and was brought up by a nanny in the British fashion of his class at that time. Normally, Bowlby saw his mother only one hour a day after teatime, though during the summer she was more available. Like many other mothers of her social class, she considered that parental attention and affection would lead to dangerous spoiling of the children.

Bowlby is single handedly responsible for describing the desired form of motherhood which strongly emphasizes bonding with your baby. Bowlby's biggest idea had to do with "attachment" - how an infant forms a bond with his or her mother. His deterministic theory stipulates that the kind of relationship infants have with their mothers come to define the kinds of relationships they will have with other people for the rest of their lives!


This bright revelation about the relationship between child and mother was actually based on studies on war orphans and hence on loss and separation. In time orphans were forgotten and huge generalizations were made prescribing added responsibilities for the mother. Caring for the physical and psychological well being of her baby was no longer enough, the mother was told to continuously make herself available to her child such that her absence does not cause the child unspeakable loss. Hence generation after generation of mothers, regardless of how less or more educated they are, are willingly going the extra mile to be there for their children - body and soul - and this is how the mother martyrdom saga lives on.

As an adult, if we accept that our relationship with our mother determined everything else in our life, and if we are suffering from any anxiety at all who else will we blame other than our mother? In doing so, we accept to live our lives as adult children who even after having children of our own refuse to grow up. And in looking for answers in our parents' undoubtedly less evolved psyches, we swear we will not do any of that - whatever it was - to our children! This is why we are determined to stay home with our child (whereas our mother was a working mom), brave traffic to carry her between school and extra-curricular activities (you had to take the bus and were unhappy about it), arrange play-dates (you were all alone until your brother was born), attend cookie workshops (your mother was too busy and all you had was a piece of fruit), etc.

But can mothers actually satisfy their children’s needs? No, never! But do we stop trying? Of course NOT!

22 Kasım 2010 Pazartesi

OoooFisssTeeee - Başkalaşımın Hikayesi

Öğlen yemeğinde şirketimizin onayladığı tek kanal olduğunu düşündüğüm NTV'den haberleri okuyan spikerin mırıltıları gelir ve bizler mercimek mi, tarhana mı yoksa domates çorbası mı olduğu belli olmayan çorbadan usul usul yudumlarken, çorbanın kıvamında belirli belirsiz bir sohbet tuttururduk. Sohbetimiz, orta halli politik görüşlerimiz, hala bir şirket arabası hakedemediğimiz için almak zorunda olduğumuz büyüğün bir küçüğü arabalarımız, hafta içi yüzünü göremediğimiz sevgilimiz, varsa eşimiz ve çocuklarımız, tuttuğumuz takımın durumu, izin ve tatil planlarımız, sağlık sorunlarımız, son alışverişlerimiz vb pek çok ortak noktamızın birinden girer diğerinden çıkar ama mümkün mertebe bize kan kusturan yöneticilerimizi es geçerdi. Herkesin aklını ve rüyalarını çoğu zaman meşgul edenlerden bahsedilmemesinin sebebi sabrın atomu bile zamanla parçalayacağına olan ortak inancın aynı sabır yöneticilere karşı gösterilirse zamanla onların da yumuşayarak insan kıvamına geleceklerine dair sağlam inancımızdı. Kaldı ki hepimiz yine aynı sabırla oynamaya devam ettiğimiz talih oyunlarının birgün bize "çıkması" durumunda arkamıza bakmadan gideceğimiz bu diyarda kalanların bizi dedikoducu olarak hatırlamasını asla istemezdik. Hadi itiraf edelim, olmayan kariyer planımızın negatif etkilenmesi ihtimali de bizi ürkütürdü.

Bazen de nasıl olup da bu b..tan ofise düştüğümüzü hatırlar, o zaman gerçekten sessizleşirdik. Buraya girmiştik çünkü yeteri kadar güçlü değildik ve herkes gibi bir ofis çalışanı olmayı kabul etmiştik. Hala buradaydık çünkü bir süre sonra katlanmaktan başka çare kalmamıştı ve bu b..tan yerin bir parçası oluvermiştik!

Başkalaşımın Hikayesi:
Pencereleri açılamayan, halıları süpürülmeyen, masaları silinmeyen ofisimizin kapalı devre havalandırma sisteminde dolaşan kuru, kirli ve virüslü havayı bol bol ciğerlerimize çekerek solunum organlarımız ve kanımızda dolaşan gaz oranlarıyla başkalaşıyoruz önce. Asla yıkanmayan sebilden içilen sularla midemizi ve böbreklerimizi yıkıyoruz. Öğlen yemeğinde yediğimiz bol tuzlu, kıvam ve tat arttırıcı ilaveli, sıvı yağ olarak maden yağının incesinin kullanıldığı yemeklerden yiyerek iç organlarımızın kalanlarını terbiye ediyoruz. İçimizdeki ışığın tamamını emdiği yetmiyormuş gibi bir de kırpışarak gözlerimizin hızla bozulmasına neden olan aydınlatma sistemine gözlerimiz, kısılarak, ve kızarıp morarak adapte oluyor. Rahatsız ofis sandalyelerinde kıçımızı çürüterek oturmak zorunda kaldığımız ve bilgisayara eğilerek erişmek zorunda bırakıldığımız için zamanla omurgamız da yeni kıvrımlar ediniyor. Bilgisayar klavyesi tıkırtısı, telefon zili, ve müdürün çığırmalarına odaklanan kulaklarımız da bir süre sonra adapte oluyor ofis ortamına.

Fiziksel deformasyonları manevi deformasyonlar takip ediyor. Sabırla kahır çekmekten, hep alttan almaktan, sesini duyuramamaktan, aptalca işlere vakit harcamaktan, uzun mesai saatlari sonrası başka hiç birşeye vakit kalmamasından gitgide incelen maneviyatımız en nihayetinde kırıldığında bizden geriye pek de birşey kalmıyor aslında. Genelde bu maneviyat kırılması, ofiste üretkenliğin de düşmesine denk geldiğinden yöneticilerimiz durumu kurtarmak adına bu noktada devreye girip bizi yeniden üniversiteye gönderip derslere sokuyor, konferanslara gönderip gönlümüzü alıyor, şirket yemekleri düzenleyip aslında ne kadar başarılı olduğumuzu hatırlatıyorlar. Sağolsunlar. Böylece bir süreliğine düşük moralimiz ve kafa karışıklığımız yöneticilerimizin istediği şekilde düzelir gibi oluyor.

Sonra mı? Sonrası yok, hep aynı terane. Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete!   

11 Kasım 2010 Perşembe

Seçim Yapmak Etrafında Bir Amerika Tahlili

Amerikaya öğrenci olarak giderken kültür şoku yemeyeceğime yüzde yüz emindim. Netice itibariyle Robert Kolej ve "Bosphorus" üniversitelerinden mezun olmuştum, insan kendi memleketinde daha ne kadar yabancı olabilir ki değil mi? Ama kazın ayağı öyle çıkmadı. Gider gitmez önce hava çarptı, daha havalimanından çıkarken soluduğum ilk nefeste hayatımda tanımadığım şiddette bir sıcaklık ve nemle tanıştım. Klima denen aletin lüks değil bir ihtiyaç olduğu bu memlekette sokakta insanların olmadığını farkettim sonra, tabii o sıcakta ben de dolaşmak istemedim o başka ama hani akşam filan biraz serinlik çıkınca da yoktu kimseler, o zaman da kaldırım olmadığını farkettim. Sonra bakkal, çarsı, pazar gibi şeylerin de olmadığını farkedip iyiden iyiye tırsıp, aç kalmamak için üniversitede biriktirdiğim parayla 10 yıllık kocaman bir araba aldım kendime. Almasam sanırım markete gidemediğim için aç kalacaktım! Ve kocaman arabamla geniş Texas yollarından geçerek HEB isimli markete ulaştım. Dışarıdan bakıldığında kocaman bir depoyu andıran bu binadan içeri girdiğimde buz gibi bir hava beni karşıladı. Adeta damarlarımda akan kanın pastörize olduğunu, tir tir titreyerek hissettim. Dışarısı ne kadar sıcaksa (sanırım 50 derece filandı), içerisi de o kadar soğuktu (en fazla 10 derece). İçeride uzun uzun devam eden koridorlar boyunca türlü çeşit gıda ve ev sarf ürünleri sergileniyordu. Donmuş ürünlerin yer aldığı reyonları gördüğümde nutkum tutuldu. Kim bilir ne kadar çok marka ve çeşitte şoklanmış sebzeler, meyveler, dondurmalar, pizzalar, hazır yemekler sıra sıra uzanmaktaydı. Ben sadece bezelye almaya geldiğim bu reyona aptal aptal bakarken insanlar ne istediklerinden çok emin, ne alacaklarsa ona yönelip, hızlı hızlı alışverişlerini tamamlayıp gidiyorlardı. İlk şoku atlattıktan ve çok fazla çeşit bezelye görüp hangisinin alıştığıma uygun olduğunu bilemediğim için korkup vazgeçerek donmuş gıda reyonundan tabiri caizse tabanları yağlıyarak uzaklaştım.

Daha çocukken aileleri tarafından kendilerini etkileyen konularda seçim yapmasına izin verilen hatta bu yönde yönlendirilen  bireyler yetişiyor Amerika'da. Haliyle hangi pizza markasını, hangi gazlı içeceği, hangi marka spor pabucu vs. beğendiklerinden çok eminler ve dünyanın trendlerini bu kendilerinden emin halleriyle kolayca belirliyorlar. Seçim yapmak Amerikalı için su gibi hava gibi birşey, hatta daha da ötesi çünkü yaptıkları seçimlerle varolduklarını ve farklılaştıklarını iyice içselleştirmişler.

Amerikalının bencilliği ve hep kendini öne çıkarması da meşhurdur ve bu özellike de seçim yapma mecburiyetinden geliyor. Seçim yaparken önce kendini, hatta çoğu zaman sadece kendini düşünüyor Amerikalı çünkü bütün toplum böyle yapıyor. Peki ya kişisel seçimlerin başkalarını etkilediği noktalar? İşte onları kimse umursamıyor ve zurnanı zırt dediği yer de bu sanıyorum. 

10 Kasım 2010 Çarşamba

Republic Of Depression

I do not buy in a word of the hype around how Turkey is the beacon of progress and all the mystification surrounding this utter lie...

If you are a creative teenager who wants to explore her possibilities would you consider attending a university in Turkey or go somewhere where there are actually networks of scholars working on cutting edge topics?

If you are a on to something big would you consider setting up shop in Turkey where all major institutions are either corrupt or sealed off by circles of kinship and religious cult?

Would you find it easy to penetrate the "Turkish" society and way of life, and decide to immigrate here to achieve your dreams?

Would you feel you are surrounded here by opportunity and adventure or rather doomed to a slow "progress" through hierarchy?

What do you think would happen if you were to challenge the establishment, be it your father, your school teacher, your boss or your prime minister?

In this country where mindless thugs get to push their agendas while those with some thinking ability are left to wonder in astonishment, depression and despair will always prevail.

May Ataturk rest in peace, despite all this and more.